Şiirlerim
Zeugma’nın Gölgesinde Ölçüler ve Öyküler -1 / vahide uğur
ZEUGMA'NIN GÖLGESİNDE / ÖLÇÜLER VE ÖYKÜLER
PAZARTESİ YAZILARI
1-GİTMEK
Normal cümlelerinden bile şiir tadı aldığım ve kendisini altmışların Tokyo’sunu anlatan bir eseriyle tanıdığım yazarın, H.Murakami’nin, doğum günüymüş...Yalnızlık üzerine çok şey karaladığım yıllar ve aylardan da ocakmış andacımda…Hayatı boyunca iyi bir roman yazarı olmaya çalışan müzik öğretmeni Bedia’nın romanını yazarken, bir kenara o çok sevdiğim H.Murakami’nin şu sözlerini iliştirmişim: ‘’Bir ya da iki roman yazmak o kadar zor değildir. Güç olan, roman yazmayı uzun süre devam ettirmek, roman yazarak yaşamını idame ettirmek, roman yazarı olarak kalabilmektir.’’ İmkansızın Şarkısı’nı yazan bu adamı anlıyor olsam da yazmakta olduğum Bedia romanında, günümüz okurlarının beklentisi olan çatışmalara ve roman boyunca artarak sürecek gerilimlere yer vermeyeceğimi çok iyi biliyorum…Bu durumda alıntıya bakarak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki yaşamımı roman yazarak devam ettirmeyi düşünmediğime göre yaratıcı yazarlığın olmazsa olmaz uyarısı ‘gerilimi ve çatışmayı yükselterek ilerleyiniz’ kıstasına uymasam da olur…
Bir parkta yahut bir yolculukta, tanıştığım insanlarla yaptığım sohbetlerden sonra, konuştuğum o kişilerin her iç çekişlerinde, yaşam sayfalarını çevirdiklerini ve bana ‘hayatım roman’ dediklerini duyar gibi olurum. Sonra, yine Bedia adına düşünmeye başlarım. Benim hayatım roman mı yahut roman olmak zorunda mı? Elbette böyle olmadığını ve olmak zorunda da olmadığını bilerek sorarım bu soruları kendime. Belki de bu yüzden ilk şiir kitabım Yedi Mevsim Deli Mavi’ nin ön sözündeki en sevdiğim tümcelerim ‘başı boş saatlerin yaman dakikaları…hislerimden herhangi birine dokunup yazıyorum geç saatlerde’ şeklinde başlamıştı…Yıllar sonra günlüğümü ve Bedia romanını bilgisayar ortamında temize çekerken, tüm yazılarımı bu iki 'anaç' düşünce etrafında oluşturduğumu fark ettim...Başı boş saatlerin yaman dakikaları,hislerimden herhangi birine dokunup yazıyorum geç saatlerde ve kafataslarından eski rüyaları okuyan büyük kalemin dilinden sesleniyorum, o kendini anlatırken iç çeken insanlara : ‘Çektiğin acıyı ben de anlıyorum. Fakat bu herkesin başından geçiyor. O yüzden senin de katlanman gerek. Sonrasında kurtuluş geliyor. O zaman artık sen, hiçbir şeyi dert etmeyecek, üzülmeyeceksin. Hepsi kaybolup gider. Geçici heveslerin hiçbir değeri yok.Burası dünyanın sonu.Dünya burada sona erer,ötesi yoktur.O yüzden sen de artık hiçbir yere gidemezsin."
Hangisidir insanın bilincini sık sık kamaştıran duygu; gitmek mi hiçbir yere gidememek mi? Gitmek, hep kaldığı yerlerde bitmek mi yoksa hiç bilmediği yerlerde başlamak cesareti mi? Sahi hangisidir gitmek? Aslında, seksenlerde çocuk olan herkesin bilincini kamaştırdığını düşünüyorum bu gitmek düşüncesinin...Kapının koluna uzanacak boya gelir gelmez başlayan sebepsiz bir hareket planının ilk aşaması olduğunu da doksanlarda tanıdığım ‘’Gitmek için sebep çoktur ama sevmeye bahane arar kalan.Unutma, kapının koluna uzanacak yaşa geldiğinde, gitmeyi öğrenir insan’’ diyen P.Coelho’dan etkilenerek Bedia’ya emanet ettiğim şiirimsi yaşam tanımım:
GİTMEK İÇİN SEBEP YOKTU
insanı
döndürüp dolaştırıp
kendine geri getiren
izafi bir yolculuktu yaşam ;
kapının koluna
uzanacak çağa
geldiğimiz vakit başlayan...
Elbette kapının koluna uzandıktan hemen sonra, gitmek eylemimin ilk nereye doğru evrildiğine göz atmaya devam edeceğim, ANDAÇ adını çok yakıştırdığım güncemde...
Zeugma'nın Gölgesinde Ölçüler ve Öyküler / vahide uğur
0 Yorum